Akşam, evin içini usulca toplamıştı.
Mutfaktan gelen son tabak sesi susmuş, salondaki ışık biraz kısılmış, kapılar yavaşça kapanmıştı. Evin her köşesi sanki aynı şeyi söylüyordu: Gün bitti, şimdi dinlenme zamanı.
Mira’nın odasında da akşam çoktan yerini bulmuştu. İnce perde pencerenin önünde sessizce duruyor, gece lambasının sarıya çalan yumuşak ışığı duvara hafifçe vuruyordu. Oda ne karanlıktı ne aydınlıktı. Tam bir bebeğin sevdiği gibiydi. Göz yormayan, korkutmayan, acele ettirmeyen bir hâli vardı.
Mira küçüktü. Dünyayı büyükler gibi düşünmüyordu. Onun için önemli olan şeyler çok başkaydı. Annesinin sesi. Yatağının güveni. Battaniyesinin sıcaklığı. Saçının dibine kadar gelen o tanıdık huzur. Mira bunları bilirdi. Bunlar ona yeterdi.
O gece de küçük yatağında sırtüstü yatıyordu. Başının altındaki yastık yumuşacıktı. Battaniyesi omuzlarına kadar çekilmişti. Ayakları sıcacıktı. Parmakları yarı açık duruyordu. Gözleri hâlâ açıktı ama bakışları ağırlaşmıştı. Sanki göz kapakları birazdan kapanacaklarını biliyor, yavaş yavaş hazırlanıyordu.
Annesi yatağın yanına oturdu. Önce battaniyenin köşesini düzeltti. Sonra Mira’nın alnına düşen minicik saç telini yana aldı. Eli bir süre Mira’nın başının yanında durdu. Dokunmadan da sevgi verilebildiğini anneler iyi bilirdi.
Mira annesine baktı.
Annesi gülümsedi.
Ve çok alçak bir sesle konuştu:
— Ben buradayım, güzel kızım.
— Odan sıcacık.
— Yatağın seni tutuyor.
— Şimdi güzelce dinleneceksin.
Mira annesinin sesini duyunca içi daha da rahatladı. Çünkü anne sesi bazen battaniyeden bile sıcak olurdu. İnsan o sesi duyunca, dışarıda ne olursa olsun, her şey yolundaymış gibi hissederdi.
Mira burnundan küçük bir nefes aldı. Sonra yavaşça verdi. Göğsü minicik yükseldi. Sonra indi. Bir daha aldı. Bir daha verdi. Her nefeste bedeni biraz daha gevşedi.
Pencerenin dışından ay ışığı odanın içine ince bir çizgi gibi süzüldü. Sert değildi. Parlak değildi. Sanki sadece Mira ürkmesin diye usul usul gelmişti. Battaniyenin üstüne düşen o soluk ışık, odanın sessizliğine daha da tatlı bir hâl kattı.
Mira’nın yatağının yanında küçük bir bez tavşanı vardı. Gün içinde onu kucağına alır, bazen kulağını emer, bazen de yanağına yaslardı. Şimdi tavşan da yerinde sessizce bekliyordu. Sanki gece olunca onun görevi konuşmak değil, yanında kalmaktı.
Annesi tavşana baktı, sonra Mira’ya dönüp hafifçe fısıldadı:
— Bak, tavşanın da burada.
— Kimse gitmedi.
— Her şey yerinde.
Bebeklerin en çok sevdiği şeylerden biri buydu. Her şeyin yerinde olması. Yastığın aynı yerde olması. Battaniyenin aynı sıcaklığı vermesi. Annenin aynı sesle konuşması. Oyuncağın aynı köşede durması. Dünya böyle olunca güven verirdi.
Mira’nın parmakları hafifçe kıpırdadı. Sonra durdu. Omuzları gevşedi. Başını yastığa biraz daha bıraktı. Göz kapakları artık daha ağırdı. Açık kalmak istemiyor gibiydiler. Ama uyku da henüz birdenbire gelmiyordu. Yavaş yavaş, incitmeden, usulca yaklaşıyordu.
Annesi elini Mira’nın göğsüne koymadı. Sadece yakınında tuttu. O küçük bedenin nefesini izledi. Her inişi, her kalkışı gördü. Bir annenin içi, bebeğinin nefesiyle sakinleşirdi.
Sonra yeniden konuştu:
— Gözlerin yoruldu.
— Minik ellerin dinlenecek.
— Ayakların battaniyenin altında sıcacık kalacak.
— Güzel kalbin de usulca uyuyacak.
Mira annesinin sesini dinlerken sanki odanın içindeki her şey daha da yumuşadı. Gece lambasının ışığı bile daha sakin görünüyordu. Perde kıpırdamıyor, duvar susuyor, hava aynı sıcaklıkta kalıyordu. Hiçbir şey değişmiyordu. İşte bu, uykuya geçmek için en güzel şeydi.
Bir süre sonra Mira’nın gözleri yarı kapandı. Sonra azıcık açıldı. Sonra yeniden ağırlaştı. Uyku, kapıyı çalmadan gelen nazik bir misafir gibiydi. Önce gözlere dokunur, sonra yanağı yumuşatır, sonra nefesi yavaşlatırdı.
Mira’nın da öyle oldu.
Nefesi daha derinleşti. Daha sakinleşti. Daha düzenli oldu.
Annesi eğildi. Alnına küçücük bir öpücük koydu.
Ve en sevdiği cümleyi fısıldadı:
— Uyu yavrum.
— Ben yakındayım.
— Gece sana iyi davranacak.
Mira bu sözleri tam anlayamadı belki. Ama hissetti. Bebekler bazen cümleleri değil, cümlelerin içindeki sevgiyi anlar. Mira da anladı.
Gözleri şimdi tamamen kapanmıştı.
Yüzü yumuşamıştı.
Dudakları hafifçe aralanmıştı.
Elleri gevşemişti.
Ayakları battaniyenin altında sıcacıktı.
Küçük tavşanı yanında, annesi hemen yakınındaydı.
Odanın içi değişmedi. Işık sertleşmedi. Bir ses çıkmadı. Bir gölge büyümedi. Gece, Mira’yı korkutmadı. Tam tersine, onu sarmaladı.
Sanki bütün oda tek bir şey için oradaydı: Bu küçük bebeği huzurla uyutmak için.
Mira uykunun içine doğru daha da süzüldü. Bu derin ama hafif bir uykuydu. Sessiz ama boş olmayan bir uyku. İçinde anne kokusu varmış gibi sıcak, battaniye kadar tanıdık, yastık kadar güvenli bir uyku.
Annesi onu biraz daha izledi. Her annenin yaptığı gibi. Uyuduktan sonra bile bakmadan gidemezdi. Mira’nın nefesi düzenliydi. Göğsü minik minik inip kalkıyordu. İşte o zaman anne yüreği tamamen rahatladı.
Battaniyeyi son kez düzeltti.
Tavşanı biraz daha yaklaştırdı.
Ve kapıya yönelmeden önce son kez fısıldadı:
— İyi geceler, benim güzel bebeğim.
— Mışıl mışıl uyu.
— Sabah gülerek uyan.
Oda yine sessiz kaldı.
Ama bu sessizlik boş değildi.
İçinde sevgi vardı.
İçinde güven vardı.
İçinde anne vardı.
Ve Mira, bütün bunların ortasında, dünyanın en huzurlu yerindeymiş gibi derin, tatlı ve yumuşak bir uykuya daldı.
