Güneşin tarlaların üzerine altın gibi yayıldığı bir yaz sabahıydı. Kuşlar neşeyle ötüyor, rüzgar buğday başaklarını hafifçe sallıyordu. Küçük bir köyün kenarındaki geniş tarlada, sıra sıra karpuzlar büyüyordu.
Bu tarlaya her sabah erkenden gelen küçük bir çocuk vardı. Adı Emir‘di. Emir, dedesiyle birlikte tarlayı gezer; en çok da karpuzların her gün biraz daha büyümesini izlemeyi severdi.
— “Dede, bugün hangisi büyümüş?” diye sorardı.
Dedesi gülümserdi:
— “Sabreden kazanır evlat. Hepsi zamanı gelince olur” derdi.
Tarlanın ortasında, diğerlerinden biraz farklı bir karpuz vardı. Yuvarlağı biraz yamuktu, kabuğunun çizgileri de farklıydı. Bazı karpuzlar ona takılır gibi konuşurdu.
— “Sen neden böyle şekilsizsin?”
— “Kimse seni seçmez” der gibiydiler.
Karpuzun içi burkulur, ama yine de büyümeye devam ederdi.
— “Keşke ben de diğerleri gibi olsaydım” diye içinden geçirirdi.
Bir gün Emir tarlada dolaşırken o farklı karpuzu fark etti. Eğilip dikkatle baktı.
— “Bu karpuz çok farklı” dedi.
— “Ama çok sevimli.”
Elini toprağa koydu, karpuzun etrafını düzeltti.
— “Bunu ben büyüteceğim” dedi kendi kendine.
O günden sonra Emir her gün onun yanına geldi. Susuz kalmasın diye su verdi, toprağını havalandırdı, güneş çok yakarsa yapraklarla gölge yaptı.
— “Merak etme” derdi.
— “Sen çok güzel olacaksın.”
Karpuz bunları duydukça içi ısınırdı. İlk kez kendini değerli hissediyordu.
Yaz ilerledikçe karpuzlar büyüdü. Bazıları erkenden toplandı, pazara götürüldü. Ama Emir’in özenle baktığı karpuz hâlâ dalındaydı.
Bir gün dedesi yanına geldi ve sordu:
— “Neden bunu koparmıyorsun?”
Emir karpuza baktı.
— “Henüz zamanı değil” dedi.
— “Biraz daha bekleyelim.”
Dedesi başını salladı.
— “Aferin,” dedi.
— “Gerçek değer sabırla ortaya çıkar.”
Sonunda hasat günü geldi. Köylüler tarlaya doldu. Herkes büyük, düzgün karpuzları seçip sepetlerine koyuyordu. Yuvarlak ve parlak olanlar hemen alındı.
Emir’in karpuzuna kimse bakmadı.
Karpuz içinden üzgünce düşündü:
— “Kimse beni istemiyor…”
Ama Emir yanına geldi, onu iki eliyle dikkatle kavradı.
— “Sıra sende,” dedi gülümseyerek.
— “Hadi eve gidiyoruz.”
Eve vardıklarında akşam olmuştu. Sofra hazırlandı. Dedesi bıçağı aldı, karpuzu önüne çekti.
— “Hadi bakalım” dedi.
— “Görelim seni”
Karpuz kesildiği anda herkesin gözleri büyüdü. İçi kıpkırmızıydı. Sulu, parlak ve tertemiz görünüyordu. Mis gibi kokuyordu.
Emir bir dilim aldı, ısırdı.
— “Bu… hayatımda yediğim en güzel karpuz!” dedi.
Herkes tadına baktı.
— “Gerçekten harika” dedi biri.
— “Çok tatlı” dedi diğeri.
— “Böylesini hiç yemedim” dedi dedesi.
Karpuz sanki içinden gülümsüyordu.
Ertesi gün köyde herkes konuşuyordu:
— “Emir’in karpuzu çok lezzetliymiş.”
— “Nasıl yetiştirmiş acaba?”
Emir tarlaya gitti. Boş kalan yerde bir süre durdu. Rüzgâr hafifçe esiyor, yapraklar kıpırdıyordu.
— “Teşekkür ederim” dedi fısıldayarak.
— “Beni mutlu ettin.”
O günden sonra Emir her bitkiye aynı sevgiyle baktı. Çünkü şunu öğrenmişti: dış görünüş her şey değildir; emek, sabır ve sevgi her şeyi güzelleştirir.
Burada önemli olan insanlar ve şeyler dış görünüşleriyle değil, içlerindeki değerle güzeldir. Sabırla ve sevgiyle büyüyen her şey mutlaka karşılığını verir.
