Dağların ardında, derelerin kıyısında, sabahları tandır kokan, akşamları yıldızları yakından görünen güzel bir ülke vardı. Bu ülkede herkes güne sarayın yüksek kulesinden gelen Yedi Sesli Çan ile başlardı.
Çan bir kez çalınca fırıncı hamurunu yoğurur, iki kez çalınca çocuklar okula hazırlanır, üç kez çalınca pazar kurulurdu. Çanın sesi sadece demir sesi değildi; şehir için düzen, güven ve neşe demekti.
Ama bir sabah çan çalmadı.
Fırıncı hamuru geç yoğurdu. Çocuklar okula geç kaldı. Pazar yerindeki tezgahlar karıştı. Sarayın bahçesindeki kuşlar bile her zamanki saati duyamayınca dallarda şaşkın şaşkın bekledi.
Sultan, vezirleri çağırdı. Demirciler geldi, ustalar geldi, kule bekçileri geldi. Çanın ipi sağlamdı. Gövdesinde çatlak yoktu. Tokmağı yerindeydi. Ama çan bir türlü ses vermiyordu.
Sultan’ın oğlu Şehzade Aras, parlak işlemeli kaftanıyla meydana çıktı. Kendine güvenen bir yürüyüşü vardı. Çünkü sarayda büyümüş, emir vermeye alışmıştı.
— Bu kadar basit bir iş için herkes telaşa düşmüş, dedi. Yeni bir çan yaptırırız, olur biter.
O sırada meydanın kenarında, elinde eski bir sepet taşıyan Keloğlan duruyordu. Sepetin içinde annesinin saraya gönderdiği sıcak bazlamalar vardı. Keloğlan, çanın susuşunu görünce gözlerini kısarak kuleye baktı.
— Yeni çan yapmak kolay, şehzadem, dedi. Ama eski çan neden sustu, onu anlamadan yenisi de bir gün susar.
Şehzade Aras, Keloğlan’ı tepeden tırnağa süzdü.
— Sen kimsin de sarayın çanından anlıyorsun?
— Ben Keloğlan’ım. Çandan anlamam belki ama susandan biraz anlarım. İnsan da sebepsiz susmaz, çan da.
Meydandaki bazıları gülümsedi. Sultan ise bu cevabı dikkatle dinledi.
— Keloğlan, çanın neden sustuğunu bulabilir misin?
Keloğlan başını kaşıdı.
— Bulmaya çalışırım sultanım. Ama yalnız gitmem.
— Kimi istersin?
Keloğlan, Şehzade Aras’a baktı.
— Şehzade benimle gelsin.
Şehzade hemen itiraz etti.
— Ben mi? Bir köy çocuğunun peşinden mi gideceğim?
Keloğlan sakin sakin cevap verdi.
— Çan sadece köylü için susmadı, saray için de sustu. O zaman çözümü de birlikte aramak gerekir.
Sultan oğluna döndü.
— Aras, bir gün bu ülkeyi yöneteceksen yalnız sarayın sesini değil, halkın sesini de duymalısın. Keloğlan ile gideceksin.
Şehzade istemeyerek kabul etti. Tacını taktı, kılıcını kuşandı, ayakkabılarını parlattı. Keloğlan ise değneğini aldı, annesinin verdiği çıkını omzuna attı.
İkisi önce çan kulesine çıktı. Kulenin içinde büyük çanın gövdesi sessizce duruyordu. Üzerinde yedi küçük işaret vardı: ekmek, su, kitap, kuş, kahkaha, iğne ve kalp.
Keloğlan işaretlere dikkatle baktı.
— Bu çan demirden yapılmış ama sesi demirden gelmiyor.
Şehzade kaşlarını çattı.
— Çanın sesi başka nereden gelecek?
— Belki de şehirden. Bak, üstünde yedi işaret var. Demek ki yedi ses eksik.
O anda çanın içinden çok ince bir fısıltı duyuldu.
— Duyulmayan sesler dönmeden çalmam.
Şehzade irkildi.
— Çan konuştu mu?
Keloğlan gülümsedi.
— Konuştu. Ama bağırmadı. Demek ki dinleyene söylüyor.
Çanın gövdesindeki ilk işaret, ekmek resmi, hafifçe parladı. Keloğlan aşağıdaki pazarı gösterdi.
— İlk ses fırından gelecek.
İkisi fırıncılar sokağına indi. Fırıncı Halim Usta’nın kapısında uzun bir sıra vardı. Ama içeride ekmek yoktu. Usta, boş tezgahın başında üzgün duruyordu.
— Ne oldu Halim Usta? diye sordu Keloğlan.
Fırıncı içini çekti.
— Değirmenin taşı dönmüyor. Un gelmedi. Un gelmeyince ekmek de çıkmadı.
Şehzade hemen konuştu.
— Değirmenciye emir gönderirim. Hemen çalışsın.
Keloğlan başını salladı.
— Emir taşı döndürmez şehzadem. Önce taşın neden durduğunu soralım.
Değirmene gittiler. Değirmenci yaşlı bir adamdı. Su çarkının yanında oturuyordu.
— Çark neden dönmüyor? diye sordu Şehzade.
Değirmenci su kanalını gösterdi.
— Dereye dal yığılmış. Su az geliyor. Ben yaşlıyım, tek başıma temizleyemedim. Üç gündür yardım istedim ama herkes çanın sesini beklediği için kimse vaktinde gelmedi.
Keloğlan paçalarını sıvadı.
— O zaman önce dalı temizleyelim.
Şehzade pahalı ayakkabılarına baktı.
— Ben suya mı gireceğim?
Keloğlan güldü.
— Su saraylı ayakla köylü ayağı ayırmaz. Islanan ıslanır.
Şehzade önce bozuntuya vermedi. Sonra çaresizce suya girdi. Keloğlan dalları çekti, Şehzade ağır taşları kenara aldı. Bir süre sonra su yolu açıldı. Çark dönmeye başladı. Değirmen yeniden çalıştı.
Halim Usta’nın fırınında ilk ekmekler pişince sıcak kokular sokağa yayıldı. Fırıncı, Keloğlan ile Şehzade’ye küçük bir ekmek verdi.
— Bu ekmek, birlikte çalışan ellerin ekmeği olsun.
Ekmekten ince bir çıtırtı sesi yükseldi. Ses, görünmez bir kuş gibi havalanıp saray kulesine doğru gitti. Çanın üstündeki ekmek işareti parladı.
Şehzade şaşırdı.
— Ekmek sesi çana mı gitti?
— Birinci ses döndü, dedi Keloğlan. Şimdi su işaretine bakalım.
İkinci yol onları eski mahalle çeşmesine götürdü. Çeşmenin başında çocuklar boş testilerle bekliyordu. Su incecik akıyor, bazen tamamen kesiliyordu.
Şehzade yüzünü astı.
— Sarayda su var. Burada neden yok?
Yaşlı bir kadın cevap verdi.
— Çünkü yeni bahçe için su yolu saraya çevrildi. Bizim çeşme unutuldu.
Şehzade bir an sustu. Sarayın yeni bahçesini hatırladı. O bahçede mermer havuzlar yapılmış, her gün çiçekler sulanmıştı.
Keloğlan ona baktı.
— Suyun süs için aktığı yerde, testiler boş kalıyorsa çan neden çalsın?
Şehzade’nin yüzü kızardı.
— Bunu bilmiyordum.
— Bilmemek ayıp değil. Öğrenince susmak ayıp.
Şehzade hemen saray görevlilerini çağırmadı. Önce diz çöküp su yolundaki küçük kapağı kendi elleriyle açtı. Keloğlan da taşların arasındaki çamuru temizledi. Çeşmeden su önce damla damla, sonra şırıl şırıl akmaya başladı.
Çocuklar sevinçle testilerini doldurdu. Yaşlı kadın ellerini açtı.
— Su adaletle akınca sesi başka olur.
Çeşmeden yükselen şırıltı, ikinci ses olarak göğe çıktı. Çanın su işareti parladı.
Şehzade başını eğdi.
— Keloğlan, sarayda bazı şeyleri yüksekten görüyoruz ama yakından göremiyoruz.
— O yüzden bazen eğilmek gerekir şehzadem.
Üçüncü işaret kitaptı. Keloğlan ile Şehzade, eski okula gittiler. Okulun kapısı açıktı ama içeride sessizlik vardı. Çocuklar sıralarında oturuyor, öğretmen ise kırık bir pencerenin önünde defterleri tutmaya çalışıyordu.
— Ders neden başlamadı? diye sordu Şehzade.
Öğretmen kırık pencereyi gösterdi.
— Rüzgar sayfaları uçuruyor. Yazı yazamıyoruz. Haftalardır tamir için haber gönderdik.
Şehzade hemen kızdı.
— Bunu kim ihmal etti?
Keloğlan araya girdi.
— Kızmak pencereyi kapatmaz. Önce çocukların dersini kurtaralım.
Keloğlan, fırıncıdan aldığı boş un çuvalını pencerenin ölçüsüne göre kesti. Şehzade, duvardaki gevşek çivileri düzeltti. Öğretmen ip verdi. Birlikte pencereye geçici bir perde yaptılar. Rüzgar kesildi. Çocuklar defterlerini açtı.
Küçük bir kız ayağa kalktı.
— Şehzadem, sarayın pencereleri kırılınca hemen tamir ediliyor mu?
Şehzade durdu. Bu soru kılıçtan keskin geldi.
— Evet, dedi dürüstçe. Ama bundan sonra okulun penceresi de sarayın penceresi kadar önemli olacak.
Öğretmen tahtaya bir cümle yazdı:
“Bilgi üşürse ülke ısınmaz.”
Çocukların kalem sesleri yükseldi. Bu ses, üçüncü ses olarak çana doğru uçtu. Kitap işareti parladı.
Dördüncü işaret kuştu. Şehrin kuş pazarı eskiden cıvıl cıvıldı. Ama o gün kafesler dolu, sokaklar sessizdi. Kuşlar ötmüyordu.
Keloğlan kafeslerden birinin yanına eğildi.
— Kuş neden susar?
Şehzade cevap verdi.
— Hasta olabilir.
Keloğlan başını salladı.
— Hasta olabilir. Ya da özgürlüğünü özlemiş olabilir.
Kuşçu telaşla yaklaştı.
— Bu kuşlar değerli. Saraya süs olsun diye toplandı.
Şehzade bir an kendi sözünü hatırladı. Geçen hafta saray bahçesinin daha güzel görünmesi için kuşların toplanmasını istemişti.
Yutkundu.
— Ben güzellik istemiştim. Sessizlik istememiştim.
Keloğlan kafese baktı.
— Güzellik zorla tutulursa şarkısını kaybeder.
Şehzade kafeslerin açılmasını emretti. Ama bu kez emri sert değil, mahcup bir sesle verdi. Kuşlar birer birer dışarı çıktı. Önce kanat çırptılar, sonra gökyüzüne yükseldiler. Bir serçe dönüp Şehzade’nin omzuna kondu ve incecik öttü.
Bu ötüş, dördüncü ses olarak çana gitti. Kuş işareti parladı.
Şehzade serçenin uçuşunu izledi.
— Bazen sahip olmak, kaybetmekmiş.
— Bazen de bırakmak, gerçekten görmekmiş, dedi Keloğlan.
Beşinci işaret kahkahaydı. Bu kez çocukların oyun meydanına gittiler. Meydan bomboştu. Salıncaklar duruyor, ip atlama taşın üstünde unutulmuş, top dikenli çalıların arasında kalmıştı.
— Çocuklar nerede? diye sordu Keloğlan.
Bir duvarın arkasından küçük bir çocuk çıktı.
— Oynamıyoruz. Çünkü saraydan gelen görevli, meydanda gürültü olmasın dedi. Şehzade dinleniyormuş.
Şehzade’nin yüzü iyice kızardı. Çünkü o görevliyi kendisi göndermişti. Geçen gün başı ağrıdığı için çocukların oyun sesinden rahatsız olmuştu.
Keloğlan hiçbir şey demedi. Sadece bekledi.
Şehzade çocuklara yaklaştı.
— Ben yanlış yaptım. Bir başım ağrıdı diye sizin oyun sesinizi kestim. Oyun meydanı çocukların olmalı.
Çocuklar önce inanmadı.
Keloğlan topu çalıların arasından çıkardı.
— O zaman ilk vuruş şehzadenin olsun. Ama dikkat etsin, saray topu değil, mahalle topu bu. Kime çarparsa kahkaha çıkar.
Şehzade topa vurdu. Top hafifçe sekti, gelip kendi ayağına çarptı. Dengesi bozuldu ama düşmedi. Çocuklar önce sessiz kaldı. Sonra Keloğlan’ın kahkahası patladı.
— Şehzadem, top bile sana saray terbiyesi göstermedi.
Çocuklar gülmeye başladı. Şehzade de güldü. Meydan yeniden canlandı. İp atlandı, top oynandı, salıncaklar sallandı.
Çocuk kahkahaları beşinci ses olarak yükseldi. Çanın kahkaha işareti parladı.
Altıncı işaret iğneydi. Keloğlan bunun terziler çarşısına işaret ettiğini anladı. Terziler çarşısında bütün dükkanlar açıktı ama kimse şarkı söylemiyordu. Oysa eskiden iğnelerin tıkırtısı ve makasların sesi çarşıya neşe verirdi.
Yaşlı terzi Münevver Nine, tezgahının başında eski bir kaftanı yamalıyordu.
— Neden bu kadar sessizsiniz? diye sordu Keloğlan.
Münevver Nine iğnesini kaldırdı.
— Çünkü herkes yeniyi istiyor. Tamir edilenin kıymeti kalmadı. Oysa yama, yırtığın utanması değil; emeğin devam etmesidir.
Şehzade üzerindeki işlemeli kaftana baktı. Kolunun iç kısmında küçük bir sökük vardı. Sabah fark etmiş ama önemsememişti.
— Benim kaftanımı da onarır mısınız? diye sordu.
Münevver Nine şaşırdı.
— Şehzade kaftanı yama kabul eder mi?
Şehzade başını eğdi.
— Bugün öğrendim ki onarmak, yenisini almaktan daha bilgece olabilir.
Münevver Nine kaftanın söküğünü özenle dikti. İğne kumaşa her girip çıktığında ince bir tıkırtı duyuldu. Bu tıkırtı, altıncı ses olarak çana doğru yükseldi. İğne işareti parladı.
Artık geriye son işaret kalmıştı: kalp.
Keloğlan ile Şehzade saraya döndü. Çanın altı işareti parlıyordu ama kalp işareti hâlâ karanlıktı.
Şehzade sabırsızlandı.
— Ekmek, su, kitap, kuş, kahkaha, iğne... Hepsini bulduk. Kalp sesi nerede?
Keloğlan kuledeki çanın gövdesine dokundu.
— Kalp sesi en zor duyulan sestir. Çünkü kulakla değil, davranışla çıkar.
O anda çanın içinden yine fısıltı geldi.
— Son ses, özür dilemeden dönmez.
Şehzade donup kaldı.
Meydanda fırıncı, değirmenci, öğretmen, çocuklar, terzi, kuşçu ve mahalle halkı toplanmıştı. Herkes çanın çalmasını bekliyordu.
Şehzade önce sultana baktı. Sonra Keloğlan’a. Sonra meydana.
Derin bir nefes aldı ve tacını çıkardı. Tacı elinde tuttu, ama başını dikleştirmedi. Bu kez sesi emir veren biri gibi değil, gerçekten öğrenen biri gibi çıktı.
— Ben Şehzade Aras. Bugün birçok şeyi ilk kez gördüm. Suyun sadece saraya akmaması gerektiğini, çocukların oyun sesinin gürültü olmadığını, kuşların süs değil canlı olduğunu, okul penceresinin saray penceresi kadar değerli olduğunu öğrendim.
Meydan sessizleşti.
Şehzade devam etti.
— Bugüne kadar bazı sesleri duymadım. Çünkü kendi sesimi fazla büyük sandım. Hepinizden özür dilerim.
Keloğlan sessizce gülümsedi. Çünkü bazen en büyük kahramanlık, yanlışı kabul etmekti.
Şehzade son olarak Keloğlan’a döndü.
— Senden de özür dilerim Keloğlan. Seni başta küçümsedim. Oysa bugün bana en çok sen öğrettin.
Keloğlan başını kaşıdı.
— Özür kabul. Ama bir şartla.
Şehzade şaşırdı.
— Nedir?
— Bundan sonra sarayda büyük karar alınmadan önce pazara, okula, çeşmeye ve çocuk meydanına da bakılacak.
Şehzade hiç düşünmeden cevap verdi.
— Söz veriyorum.
O anda meydanın ortasında yumuşak bir sıcaklık yayıldı. İnsanların içinden çıkan görünmez bir ses, kalp işaretine doğru yükseldi. Çanın son işareti de parladı.
Sonra Yedi Sesli Çan çaldı.
Öyle güzel çaldı ki sesi sadece demir gibi değil, şehir gibi duyuldu. İçinde ekmeğin çıtırtısı vardı. Suyun şırıltısı vardı. Kalemlerin hışırtısı, kuşların ötüşü, çocukların kahkahası, iğnenin tıkırtısı ve içten bir özrün sıcaklığı vardı.
Çan bir kez çaldı. Fırınlar açıldı.
İki kez çaldı. Çocuklar defterlerini topladı.
Üç kez çaldı. Pazar kuruldu.
Dört kez çaldı. Kuşlar göğe yükseldi.
Beş kez çaldı. Oyun meydanı doldu.
Altı kez çaldı. Terziler şarkı söyledi.
Yedinci kez çaldığında herkes sustu. Çünkü son ses, herkesin içinde yankılandı.
Sultan oğluna baktı.
— Bugün çanı kim onardı?
Vezirler hemen konuşmak istedi ama Sultan elini kaldırdı.
Şehzade cevap verdi.
— Keloğlan’ın aklı, halkın sesi ve benim geç de olsa duyduğum gerçek onardı.
Sultan memnuniyetle başını salladı.
— Keloğlan, dile benden ne dilersen.
Keloğlan annesini, köyünü, okulu, çeşmeyi düşündü. Sonra meydandaki çocuklara baktı.
— Sultanım, bana altın gerekmez. Köy okulunun çatısı aksın istemem. Mahalle çeşmeleri susmasın. Bir de çocuk meydanlarına “gürültü” değil “neşe yeri” yazılsın.
Sultan güldü.
— Dileklerin kabul.
Şehzade Aras, Keloğlan’ın yanına geldi.
— Sarayda kalır mısın? Bana danışman olursun.
Keloğlan başını iki yana salladı.
— Sarayda kalırsam anam kızar. Tavukları kim sayacak? Ama çağırırsan gelirim. Yeter ki bu kez önce çayı demle, sonra derdi anlat.
Şehzade güldü.
— Söz. Ama çayı senin annen gibi demleyemem.
— O zaman daha öğrenecek çok şeyin var şehzadem.
O günden sonra Şehzade Aras değişti. Sarayın en yüksek balkonundan bakmakla yetinmedi. Pazara indi, okula uğradı, çeşmelerin suyunu kontrol etti, çocuk meydanlarında top oynayanlara kızmadı. Kuşların kafeste değil, ağaçta güzel olduğunu öğrendi.
Keloğlan ise köyüne döndü. Annesi onu kapıda karşıladı.
— Yine ne yaptın kel oğlum?
Keloğlan çıkınını yere bıraktı.
— Bir çanı konuşturduk ana.
Annesi kaşlarını kaldırdı.
— Çan konuşur muymuş?
Keloğlan gülümsedi.
— İnsan dinlemeyi bilirse her şey konuşur.
Akşam köy meydanında çocuklar Keloğlan’ın etrafına toplandı. Herkes saray çanının nasıl sustuğunu, Keloğlan ile Şehzade’nin yedi sesi nasıl bulduğunu dinlemek istiyordu.
Keloğlan değneğini yere koydu ve çocuklara baktı.
— Size bir bilmece sorayım. En yüksek ses nedir?
Çocuklardan biri bağırdı:
— Çan sesi!
Başka biri:
— Gök gürültüsü!
Bir diğeri:
— Davul!
Keloğlan başını salladı.
— Bunlar yüksek ses çıkarır. Ama en yüksek ses, duyulmayan birinin sonunda duyulmasıdır.
Çocuklar bunu hemen anlamadı. Ama masalı dinledikçe içlerine yerleşti.
Yıllar sonra bile o ülkede Yedi Sesli Çan her sabah çalmaya devam etti. Ama artık çanın sesi sadece zamanı haber vermiyordu. İnsanlara şunu hatırlatıyordu: Bir şehir, yalnız sarayın sesiyle değil; fırıncının emeği, öğrencinin defteri, çocuğun kahkahası, kuşun kanadı, terzinin iğnesi, çeşmenin suyu ve dürüst bir kalbin sesiyle yaşar.
Keloğlan ile Şehzade Masalı da böylece dilden dile yayıldı. Çünkü bu masalı duyan çocuklar şunu öğrendi: Akıllı olmak sadece bilmece çözmek değildir. Gerçek akıl, başkasının sesini duyabilmektir.
Ve en önemlisi, taç insanı büyük gösterir; ama dinlemek insanı gerçekten büyütür.
Gökten üç elma düşmüş; biri Keloğlan'ın aklına, biri Şehzade Aras’ın dinlemeyi öğrenen kalbine, biri de bu masalı okuyup iyiliği ve adaleti unutmayan çocukların payına düşmüş.
