Keloğlan ve Bicirik

Keloğlan ve Bicirik Masalı Görseli
Keloğlan ve Bicirik

Köyün üstüne sabah serinliği çökmüştü. Tavuklar avluda eşeleniyor, tandırdan yeni pişmiş ekmek kokusu yükseliyordu. Keloğlan, evlerinin önünde eski çarıklarını bağlıyor; yanında da kısa boylu, kıvrak zekâlı arkadaşı Bicirik bekliyordu.

Bicirik’in boyu küçüktü ama gözleri her şeyi yakalardı. Kimsenin fark etmediği izi, kırıntıyı, eğri duran taşı önce o görürdü. Üstelik neşeliydi. Sevindi mi yerinde duramaz, ellerini birbirine vurur, kendine has sesiyle “Amanında amanın!” derdi.

O sabah köy meydanına saraydan bir atlı geldi. Üstündeki lacivert ceket toz içindeydi. Atından iner inmez yüksek sesle konuştu.

— Padişahın altın tacı kayboldu! Tacın sırrını çözen kişi saraya çağrılacak.

Köylüler bir anda meydana toplandı.

— Sarayda taç nasıl kaybolur?

— O kadar asker, o kadar kapı, o kadar kilit var.

— Bu işte mutlaka büyük bir hile vardır.

Keloğlan sessizce dinledi. Bicirik ise habercinin botlarına bakıyordu. Botların kenarında incecik altın tozu vardı.

Bicirik, Keloğlan’ın kolunu dürttü.

— Bak şu parıltıya.

Keloğlan eğilip yere baktı. Habercinin bastığı yerde minicik sarı tanecikler kalmıştı.

— Bu yol bizi saraya götürecek gibi, dedi Keloğlan.

Köylülerden biri alaycı alaycı güldü.

— Keloğlan saraya gidecekmiş! Yanına da Bicirik’i alacakmış! Padişahın tacını iki gariban mı bulacak?

Bicirik’in yüzü biraz asıldı. Keloğlan hemen arkadaşının yanında durdu.

— İnsanın boyuna, kıyafetine, cebindeki paraya bakıp aklını ölçemezsin. Bicirik küçük olabilir ama çoğu kişinin üzerinden atladığı şeyi o görür.

Bicirik kasketini düzeltti.

— Hem küçük olan her yere sığar. Büyükler kapıda beklerken ben masanın altına bile bakarım.

Bu söze birkaç çocuk gülüştü. Ama bu kez alay etmek için değil, Bicirik’in hazırcevaplığı hoşlarına gittiği için güldüler.

Keloğlan, anasına haber verip yola çıktı. Yanında yalnızca küçük bir heybe, bir parça ekmek ve Bicirik vardı. Saraya giden yol uzun değildi ama taşlıydı. Yol boyunca ikisi konuşa konuşa yürüdü.

— Keloğlan, gerçekten tacı bulabilir miyiz? diye sordu Bicirik.

— Bulacağımızı bilmiyorum, dedi Keloğlan. Ama haksız yere suçlanan biri varsa, gerçeği aramadan dönmeyiz.

Saray kapısına vardıklarında nöbetçiler onları tepeden tırnağa süzdü.

— Siz mi tacı arayacaksınız?

Bicirik hemen cevap verdi.

— Hayır, önce tacı kaybedenleri arayacağız. Taç kendi kendine yürüyüp gitmemiştir.

Nöbetçilerden biri gülmesini zor tuttu. Diğeri içeri haber verdi. Kısa süre sonra Keloğlan ve Bicirik, büyük taş avludan geçirilip taht salonuna alındı.

Salonun ortasında padişah oturuyordu. Yüzü yorgun, sesi ağırdı.

— Tacım gece yarısı hazine odasından kayboldu. Kapı kilitliydi. Anahtar baş muhafızdaydı. Pencere yoktu. İçeri giren çıkan görünmedi.

Baş muhafız hemen öne çıktı.

— Padişahım, anahtar bende durdu. Ben bir şey yapmadım.

Vezir kaşlarını çatarak konuştu.

— Anahtar kimdeyse şüphe ondadır. Bu kadar açık.

Bicirik, vezirin sözünü dikkatle dinledi. Sonra vezirin parmaklarına baktı. Tırnaklarının arasında çok ince siyah bir kir vardı. Sarayda herkes tertemizken bu kir garip görünüyordu.

Keloğlan padişaha döndü.

— İzin verirseniz önce hazine odasını görmek isteriz. Kimseyi dinlemeden suçlamak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru değildir.

Padişah başını salladı.

— Götürün.

Hazine odası kalın taş duvarlı, serin ve sessiz bir yerdi. Ortada kırmızı kadife bir yastık duruyordu. Taç o yastığın üstünde olmalıydı ama yerinde yoktu.

Keloğlan odayı ağır ağır dolaştı. Bicirik ise yere çömelip taşların arasına baktı.

— Burada çizik var, dedi Bicirik.

Vezir hemen araya girdi.

— Eski sarayda çizik mi aranır? Taş dediğin çizilir.

Bicirik hiç bozulmadı.

— Taş çizilir ama taze çizik başka parlar. Bu yeni.

Keloğlan yere eğildi. Gerçekten de yastığın hemen altında ince bir sürtünme izi vardı. Sanki ağır bir şey çekilmişti. Ama iz kapıya değil, duvarın dibine gidiyordu.

Bicirik duvara kulağını dayadı, sonra küçük parmaklarıyla taşların arasını yokladı.

— Bu taş diğerlerinden soğuk değil. Arkasında boşluk var.

Baş muhafız şaşkınlıkla baktı.

— Bu duvarın arkasında eski servis geçidi olabilir. Sarayın en eski kısmı burası. Yıllardır kullanılmaz.

Vezirin yüzü bir an değişti ama hemen toparlandı.

— Çocuk oyuncağı bunlar. Taç bulunacaksa önce muhafızın odası aranmalı.

Keloğlan, vezire baktı.

— Aranır. Ama önce iz nereye gidiyorsa oraya bakılır.

Padişah emir verdi. Ustalar duvardaki gevşek taşı dikkatlice çıkardı. Arkasında daracık, karanlık bir geçit açıldı.

Bicirik öne atıldı.

— Ben girerim. Burası benim boyuma göre.

Baş muhafız telaşlandı.

— Tehlikeli olabilir.

Bicirik gülümsedi.

— Korkmuyorum demiyorum. Korkuyorum ama yine de bakacağım. Cesaret bazen titreyen dizle de yürür.

Keloğlan hemen yanında durdu.

— Ben de arkandayım. Yalnız değilsin.

İkisi dar geçide girdiler. Geçit toz kokuyordu. Tavanda örümcek ağları vardı. Bicirik küçük olduğu için rahat ilerliyor, Keloğlan ise başını eğerek yürüyordu.

Bir süre sonra yerde kırmızı bir ip parçası buldular. Bicirik ipi eline aldı.

— Bu, kadife yastığın kenarındaki süse benziyor. Taç buradan geçirilmiş.

Az ileride geçit ikiye ayrılıyordu. Biri bahçeye, diğeri sarayın eski kiler bölümüne gidiyordu. Bicirik yere baktı.

— Bahçe tarafında toz bozulmamış. Kiler tarafında ayak izi var.

Keloğlan gülümsedi.

— Senin gözlerin hazine odasındaki kandillerden daha iyi yanıyor.

Bicirik kısık sesle güldü.

— Amanında amanın, bunu köyde de söyle. Herkes duysun.

Eski kiler kapısına vardıklarında kapı aralıktı. İçeride kırık sepetler, boş çuvallar ve kullanılmayan sandıklar vardı. Sandıklardan birinin üstünde taze balmumu damlası duruyordu.

Keloğlan balmumunu aldı.

— Biri gece burada mum yakmış.

Bicirik de yerdeki un izlerini gösterdi.

— Bir de buraya un dökülmüş. Ama kiler boş. Un nereden geldi?

Tam o sırada içeriden çıtırtı geldi. İkisi sustu. Keloğlan yavaşça sandığın arkasına baktı. Orada sarayın küçük yamağı Ali saklanıyordu. Çocuk korkudan bembeyaz kesilmişti.

— Ne olur beni cezalandırmayın, dedi Ali.

Keloğlan diz çöküp onunla aynı hizaya geldi.

— Doğruyu söylersen korkmana gerek yok. Taç nerede?

Ali ağlamaklı konuştu.

— Tacı ben almadım. Sadece gece veziri burada gördüm. Elinde bir kese vardı. Beni görünce “Birine söylersen seni saraydan attırırım,” dedi. Ben de korktum.

Bicirik kaşlarını çattı.

— Korkutulan çocuk susar. Ama doğruyu söyleyen çocuk yalnız bırakılmaz.

Ali titreyen eliyle eski fırın odasını gösterdi.

— Keseyi oraya sakladı. Ama sonra geri aldı mı bilmiyorum.

Keloğlan, Bicirik ve Ali eski fırın odasına geçti. Orası yıllardır kullanılmıyordu. Büyük taş fırının içi karanlıktı. Bicirik yere uzanıp içeri baktı.

— Bir şey parlıyor!

Keloğlan kolunu uzattı ama yetişemedi. Bicirik daha küçük olduğu için dikkatlice içeri sokuldu. Biraz sonra elinde kadife bir kese ile çıktı.

Keseyi açtıklarında içinden altın taç çıkmadı. Ama tacın üstünden kopmuş mavi bir taş ve sarayın mühürlü gizli oda anahtarı çıktı.

Keloğlan düşünceli düşünceli konuştu.

— Demek taç başka yere taşınmış. Bu anahtar da boşuna burada değil.

Bicirik birden yerden kalktı.

— Sarayda herkes tacı dışarı çıkarıldı sanıyor. Ama hırsız sarayın içinde sakladıysa kimse kapıda aramaz.

Keloğlan başını salladı.

— En iyi saklanan şey bazen herkesin baktığı yerde olur.

Taht salonuna döndüklerinde padişah sabırsızlıkla bekliyordu. Vezir ise onları görünce hemen konuştu.

— Boşuna zaman kaybettiniz. Baş muhafızı sorgulamak gerekir.

Keloğlan sakince kadife keseyi gösterdi.

— Bu kese eski fırın odasında bulundu. İçinde tacın taşı ve gizli oda anahtarı vardı. Yamak Ali de sizi gece orada gördüğünü söyledi.

Vezir öfkelendi.

— Bir yamağın sözüyle vezir mi suçlanır?

Bicirik öne çıktı.

— Sadece onun sözüyle değil. Hazine odasındaki çizik, gizli geçitteki ip, kilerdeki balmumu, fırındaki kese ve sizin tırnaklarınızdaki siyah kirle.

Padişah dikkatle vezirin ellerine baktı.

— Siyah kir mi?

Keloğlan cevap verdi.

— Eski fırının içi is dolu. Oraya giren kişinin elinde iz kalır.

Vezir ellerini saklamaya çalıştı ama artık çok geçti.

Padişah sert bir sesle emretti.

— Gizli oda açılsın.

Sarayın kuzey kanadında yıllardır kapalı duran küçük bir oda vardı. Anahtar keseden çıkmıştı. Kapı açılınca herkes nefesini tuttu. Odanın ortasında eski bir sandık duruyordu.

Sandık açıldı.

Altın taç oradaydı.

Bicirik sevinçten iki elini havaya kaldırdı.

— Amanında amanın! Taç buradaymış işte!

Fakat tacın yanında başka şeyler de vardı: Baş muhafızın odasından alınmış bir düğme, hazine defterinden koparılmış bir sayfa ve vezirin kendi mührüyle kapatılmış küçük bir not.

Padişah notu okudu. Vezir, baş muhafızı suçlu göstermek için bütün planı hazırlamıştı. Böylece sarayda güven kazandığını sanacak, padişahın en yakın adamı olacaktı.

Salon buz gibi sessizleşti.

Vezir başını eğdi.

— Beni kimse yeterince önemli görmüyordu. Daha güçlü olmak istedim.

Keloğlan ciddi bir sesle konuştu.

— Güç, birini ezince büyümez. Doğruyu koruyunca büyür.

Bicirik de ekledi.

— Bir de kimseyi küçük görmemek gerek. Çünkü bugün en dar geçitten ben geçtim, en küçük taşı ben fark ettim.

Padişah ayağa kalktı. Önce baş muhafıza döndü.

— Sana haksızlık edildi. Adın temize çıkacak.

Sonra yamak Ali’ye baktı.

— Doğruyu söylediğin için korkmayacaksın. Sarayda çocukların sesi de duyulacak.

En sonunda Keloğlan ve Bicirik’e döndü.

— İkiniz de bana değerli bir ders verdiniz. Biriniz sabrınızla, diğeriniz dikkatinizle sarayın göremediğini gördünüz. Dileğiniz nedir?

Keloğlan Bicirik’e baktı.

— Ne isteyelim?

Bicirik hiç düşünmeden konuştu.

— Saray mutfağından köydeki çocuklara sıcak çörek gönderilsin. Bir de kimse kısa, uzun, fakir, zengin diye küçümsenmesin. Bunu ferman yapalım.

Padişah ilk kez o gün içtenlikle güldü.

— Çörek kolay. Ama ikinci isteğin daha büyük. Yine de en çok ona ihtiyaç var.

O gün sarayda büyük bir sofra kuruldu. Baş muhafız, yamak Ali, hizmetçiler, askerler ve köyden gelen çocuklar aynı avluda oturdu. Keloğlan ile Bicirik de yan yana oturup sıcak çörek yedi.

Bicirik çöreğin susamlı kenarını ısırdı.

— Amanında amanın, Keloğlan! Bu çörek tacın kendisi kadar kıymetliymiş.

Keloğlan güldü.

— Fark ettin mi? Kayıp taç bulundu ama asıl bulunan şey başka.

— Neymiş o?

— İnsanların birbirine bakışını düzelttik.

Bicirik başını salladı.

— İşte bu, altından daha kıymetli.

Köye döndüklerinde çocuklar etraflarını sardı.

— Taç gerçekten gizli odadan mı çıktı?

— Dar geçit korkutucu muydu?

— Bicirik gerçekten fırının içine girdi mi?

Bicirik kasketini düzeltti.

— Girdim tabii. Ama sakın evde fırınların içine girmeyin. Ben masal gereği girdim.

Çocuklar kahkahalarla güldü.

Keloğlan sonra ciddi ama sıcak bir sesle konuştu.

— Bugün şunu unutmayın: Dost dediğin, herkes gülerken yanında duran kişidir. Cesaret, korkmamak değil; doğru olanı yaparken korkuya rağmen yürümektir. Bir insanı da boyuna, kıyafetine, parasına göre küçümseyen kişi en büyük izi kaçırır.

Bicirik hemen ekledi.

— Ve en çıtır çörekler küçük kahramanlara verilir.

O günden sonra köyde çocuklar oyun oynarken birbirlerine “sen küçüksün, yapamazsın” demez oldu. Biri bir şeyi fark ettiğinde herkes onu dinledi. Çünkü Keloğlan ve Bicirik’in sarayda çözdüğü kayıp taç sırrı, yalnızca bir hazine hikayesi değildi.

O masal, dostluğun omuz omuza durmak, cesaretin doğruyu savunmak ve insanı küçümsememenin en büyük akıl olduğunu anlatan neşeli bir hatıra olarak dilden dile yayıldı.

MasallarKeloğlan Masalları