Keloğlan ve Gizemli Ada masalı, deniz kıyısında yokluk çeken bir köyden yola çıkan Keloğlan’ın, gizemli bir adada altın yerine bereketi ve paylaşmayı seçmesini anlatan, çocuklara birlik olmayı öğreten sıcak ve özgün bir hikâyedir.
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, mavi denizin kıyısına kurulmuş küçük bir köy varmış. Bu köyde yaşayan insanların çoğunun cebinde para, sofrasında doğru dürüst yemek yokmuş. Kimi gün ekmek, kimi gün yalnızca su içerlermiş.
Bu köyde, annesiyle birlikte yaşayan, kel kafası güneşte parlayan, gözleri pırıl pırıl bir delikanlı varmış. Adı herkesin tahmin ettiği gibi Keloğlan’mış.
Bir gün Keloğlan, sabah erkenden deniz kıyısına inmiş. Kayaların üstüne oturup dalgaları izlerken içinden geçirmiş:
— Deniz kocaman, gökyüzü kocaman… Bizim tencere niye bu kadar küçük kaldı acaba?
Tam o sırada arkasından tanıdık bir ses gelmiş.
— Oğul, denize dert anlatacağına bana anlat da bir çare bulalım.
Bu sesi çıkaran, köyün en yaşlı denizcisi Kaptan Salih Dede’ymiş. Yüzü kırış kırış ama bakışı yumuşakmış.
Salih Dede, elindeki eski sandığı açmış. İçinden sararmış bir tomar kâğıt çıkarmış. Kâğıdın üstünde dalgalarla çevrili küçük bir ada resmi varmış.
— Keloğlan, bu harita babamdan bana, ondan da dedemden kalma. demiş. — Uzakta bir Gizemli Ada olduğunu söyler. Orada altın da varmış, tohum da. Ama ben artık bu yolculuğu kaldıracak yaşta değilim.
Keloğlan haritaya dikkatle bakmış, içinde kıpır kıpır bir heyecan uyanmış.
— Dede, tek başıma gitmem akılsızlık olur. Ama akıllı, güçlü ve yürekli arkadaşlarım var. demiş. — İzin verirsen bu haritayı kullanıp köyümüz için yola çıkalım.
Salih Dede derin bir nefes almış.
— Yol uzun, deniz serttir. demiş. — Ama niyetin sadece kendini değil, herkesi düşünmekse, bu harita senindir.
Keloğlan hemen köyün diğer ucuna koşmuş. En yakın arkadaşlarını tek tek bulmuş:
— Neşeli Zeynep – Her durumda gülecek bir şey bulan, yüzü hiç asılmayan kız.
— Uzun Hasan – Güçlü kolları ve uzun boyuyla ağır yükleri bile şarkı söyleyerek taşıyan delikanlı.
— Sessiz Musa – Az konuşan ama çok düşünen, köyün en akıllı genci.
Hepsi birlikte Salih Dede’nin eski teknesinin yanına gelmişler. Teknenin tahtaları yaşlıymış ama hâlâ dimdik ayakta duruyormuş.
O sırada sahilde oturan, denize bakarken örgü ören Denizci Nine konuşmuş:
— Çocuklar, nereye böyle telaşla?
Keloğlan gülümsemiş.
— Nineciğim, Gizemli Ada’yı bulmaya gidiyoruz. Köyümüzün kaderini değiştirmeye niyetliyiz.
Denizci Nine, denize kısa bir bakış atmış, sonra çocukların yüzüne tek tek bakmış.
— O adaya varabilirsiniz. demiş. — Ama bilin ki sizi üç sınav bekler: Yürek sınavı, akıl sınavı ve paylaşma sınavı. Bunları geçemeyen, adayı görse bile bereketini alamaz.
Neşeli Zeynep hemen araya girmiş:
— Yüreğimiz var, aklımız var, paylaştığımız ekmek bile var Nine. Biz deneriz.
Denizci Nine başını sallamış.
— Öyleyse gidin. demiş. — Ama unutmayın, döndüğünüzde elinizde ne olursa olsun, kalbiniz değişmiş olmalı.
Tekne denize açılmış. Bir süre her şey sakin gitmiş. Neşeli Zeynep türkü söylemiş, Uzun Hasan kürek çekmiş, Sessiz Musa haritaya bakmış. Keloğlan da rüzgârı dinlemiş.
Derken gökyüzü kararmaya, dalgalar büyümeye başlamış. Rüzgâr uğuldamış, yağmur yüzlerine çarpmış.
Uzun Hasan’ın sesi titremiş:
— Keloğlan, bu fırtına tekneyi ters çevirir!
Neşeli Zeynep bile bir an gülmeyi bırakmış.
— Dönsek mi acaba? demiş.
O sırada dalgaların arasından, sanki sudan yapılmış kocaman bir figür belirivermiş. Gözleri deniz mavisi, sesi dalgaların sesi gibiymiş.
— Yüreğiniz ne kadar sağlam? diye sormuş su figürü. — İlk sınav budur. Korku sizi geri döndürürse ada uzaklaşır.
Keloğlan ayağa kalkmış, fakat tekne sallanınca zor dengede durmuş.
— Korkmuyoruz demem yalan olur. demiş. — Ama köyümüzde aç yatan çocuklar var. Onların rızkı için bu dalgadan da, bu rüzgârdan da geçeriz.
Neşeli Zeynep eklemiş:
— Hem korkarsak birlikte korkarız, geçersek de birlikte geçeriz.
Sessiz Musa, elini kalbinin üzerine koymuş.
— Yüreğimiz tekneyi taşısın yeter. demiş kısık sesle.
Su figürü gülümser gibi olmuş, dalgaların sesi yumuşamış. Fırtına gitgide hafiflemiş, gökyüzündeki bulutlar yavaşça dağılmış.
— Yürek sınavını geçtiniz. demiş su figürü. — Yolunuza devam edin.
Fırtınadan sonra deniz sütliman olmuş. Bir süre sonra tekne, etrafı sisle çevrili sakin bir koya girmiş. Sis öyle yoğunmuş ki, ne sağlarını ne sollarını görebiliyorlarmış.
Bir anda teknenin içinde garip bir ses yankılanmış:
— İkinci sınav akıldır. Yanlış yolu seçen, başladığı yere döner.
Teknenin önünde beliren haritaya yeni çizgiler eklenmiş. Üç farklı yol beliriyormuş:
- Dalgalı ama kısa bir yol,
- Sakin ama çok uzun bir yol,
- Başta sakin, sonra fırtınalı görünen yol.
Uzun Hasan hemen atılmış:
— Kısa olsun, çabuk gidelim! demiş.
Neşeli Zeynep:
— Ben dalgadan bıktım, sakin olanı seçelim. diye itiraz etmiş.
Sessiz Musa her zamanki gibi susmuş, haritaya uzun uzun bakmış. Sonra konuşmuş:
— Kısa olan yol dalgalı, tekneyi batırabilir. Sakin olan fazla uzun, elimizdeki azık yetmez. Başta sakin, sonra fırtınalı görünen yol ise en başta dinlendirecek, sonra sınayacak.
Keloğlan başını sallamış.
— Yani diyorsun ki, önce nefes alalım, sonra mücadele ederiz.
Musa gülümsemiş.
— Aynen öyle. demiş. — Akıl, sadece kolay olanı değil, dayanabileceğimiz olanı seçmektir.
Dördü birlikte üçüncü yolu seçmiş. Sis yavaş yavaş açılmış, kısa bir sakinlikten sonra hafif dalgalar gelmiş ama tekne zarar görmeden ilerlemiş.
Bir süre sonra sis tamamen dağılmış ve karşılarında kıyıları ışık saçan yeşil bir ada belirmiş.
— İşte Gizemli Ada! diye bağırmış Neşeli Zeynep.
Adanın kıyısına vardıklarında gökyüzü pırıl pırıl, kuş sesleri etrafa yayılmış, ağaçlar meyvelerle doluymuş. Yine de adada tuhaf bir sessizlik hissediliyormuş; sanki bekleyen bir soru varmış.
Adanın ortasına doğru yürüdüklerinde büyük bir açıklığa gelmişler. Bu açıklığın tam ortasında iki tane sandık duruyormuş.
- Biri küçük ama kalın, üstü altınlarla süslü bir sandık,
- Diğeri büyük ama sade, üstünde yalnızca yaprak ve tohum resimleri olan bir sandık.
Havadan gelen derin bir ses konuşmuş:
— Son sınav paylaşma sınavıdır. Küçük sandıkta köyünüzün tüm borcunu kapatacak kadar altın, büyük sandıkta ise yıllarca ürün verecek kadar bereketli tohumlar var. Ama sadece birini seçebilirsiniz.
Uzun Hasan küçük sandığa bakmış.
— Altını alırsak hemen rahata ereriz. demiş.
Neşeli Zeynep büyük sandığın yanına gitmiş.
— Tohumlar alırsak, çalışmamız gerekecek ama herkesin emeği olacak. demiş.
Sessiz Musa yere çömelmiş, küçük taşlarla hesap yapar gibi bir şeyler çizmiş.
— Altın biter. demiş. — Tohumlar ise çoğalır. Bugün altını paylaştırırsak, yarın yine karnımızı düşünürüz. Ama tohumları ekip köyce çalışırsak, bereket hep sürer.
Gözler Keloğlan’a dönmüş. O derin bir nefes almış.
— Biz sadece kendimizi değil, bizden sonra gelecekleri de düşünmeliyiz. demiş. — Benim kalbim tohumlardan yana.
Üç arkadaşı aynı anda başını sallamış.
— O hâlde seçimimiz belli. demişler. — Biz büyük sandığı, yani tohumları istiyoruz.
Bu sözlerinden sonra gökyüzündeki ses yeniden konuşmuş:
— Paylaşmayı ve sabretmeyi seçtiniz. O halde sadece tohum değil, kalbiniz kadar altın da sizin olsun.
Bir anda her iki sandığın kilidi de kendiliğinden açılmış. Küçük sandığın içinden altınlar parlayarak ortaya saçılmış, büyük sandığın içindense çeşit çeşit tohumlar şıkır şıkır ses çıkarmış.
Uzun Hasan altın dolu sandığı güçlükle tekneye taşımış, Neşeli Zeynep tohum sandığını sıkıca bağlamış, Sessiz Musa da haritayı katlayıp cebine yerleştirmiş. Keloğlan, adaya son kez bakıp fısıldamış:
— Merak etme Gizemli Ada, sırrını unutmayacağız.
Köye döndüklerinde herkes sahilde toplanmış. Çocuklar sevinçle bağırmış:
— Keloğlan döndü! Keloğlan döndü!
Önce küçük sandığı açmışlar. Altınları saymamışlar bile. Keloğlan yüksek sesle konuşmuş:
— Bu altınlar, en borçlu, en çaresiz ailelerden başlamak üzere köyün hakkıdır. demiş. — Kim açsa önce ona verilecek.
Sonra büyük sandıktan çıkan tohumları göstermiş.
— Bu tohumlar hepimizin. Tarlaları birlikte ekip birlikte biçeceğiz. Kim çalışırsa, üründen payını alacak.
Köylüler önce şaşırmış, sonra yavaş yavaş yüzleri gülmeye başlamış. Herkes eline çapayı küreği almış, çocuklar bile küçük kovalarla su taşımaya başlamış.
Aylar geçmiş, köyün etrafı rengârenk bahçelerle, serin gölgeli ağaçlarla dolmuş. Sofralar çeşit çeşit sebze ve meyveyle bezenmiş. Fazlasını pazarda satmışlar, elde ettikleri parayla okulun çatısını, köprünün tahtalarını, kuyunun ipini yenilemişler.
Salih Dede, bir gün sahilde otururken gülümsemiş:
— Demek gerçek hazine haritanın gösterdiği sandık değilmiş. demiş. — Hazine, o sandığı köyle paylaşan kalplermiş.
Akşamları, güneş denize inerken Keloğlan ve arkadaşları sahilde bir araya gelip dalgaları izler olmuş. Artık o köyde kimse aç yatmazmış. Herkes birbirinin derdini dinler, işi paylaşır, sevinci çoğaltırmış.
Bir gece Denizci Nine, çocukları etrafına toplamış.
— Gördünüz mü yavrularım? demiş. — Altın da güzel, ama paylaşmayı bilmeyenin elinde taş gibi ağırdır. Tohumlar ise emekle birleşince gerçek hazineye dönüşür.
Gökten üç bereket tanesi düşmüş; biri emeğini paylaşanlara, biri elindekini bölüşenlere, biri de bu Keloğlan ve Gizemli Ada masalını dinleyip kalbinde saklayan tüm iyi yürekli çocuklara…
Deniz usulca kıyıya vururken, masal da burada, paylaşılan bir lokma ekmeğin yanında sessizce bitmiş.
