Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, dağların gölgesinde kalan küçük bir köyde annesiyle birlikte yaşayan bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan’ın ne altın dolu sandığı varmış ne gösterişli elbiseleri. Bir yamalı mintanı, bir eski çarığı, bir de aklı varmış. Ama öyle sıradan bir akıl değilmiş bu; kıvrak mı kıvrak, yerinde söz söyleyen, düğüm çözmeyi bilen, bakınca herkesin fark etmediğini gören bir akılmış.
Köyde kim neyi kaybetse önce Keloğlan’a sorarmış.
— Keloğlan, bizim keçi yine kayboldu.
— Keloğlan, değirmenin taşı niye dönmüyor?
— Keloğlan, şu pazarcı neden hep eksik tartıyor?
Keloğlan da biraz kaşını kaşır, biraz etrafına bakar, sonra öyle bir cevap verirmiş ki herkes ağzı açık kalırmış.
Bir sabah annesi tandırın başında ekmek açarken iç çekmiş.
— Oğul, evde un azaldı, odun azaldı. Sen bugün ormana doğru git de kuru dal bul. Belki yolda nasibin de açılır.
Keloğlan gülmüş.
— Ana, benim nasibim çoğu zaman yolun ortasında değil, yolun kenarında saklanır. Ben bakarım.
Eski sepetini alıp yola düşmüş. Hava açıkmış, kuşlar ince ince ötüyormuş. Keloğlan kuru dal toplaya toplaya köyün ötesindeki eski çınar ağacına varmış. Bu çınar öyle sıradan bir ağaç değilmiş; gövdesi üç adamın kol kola girip saramayacağı kadar kalın, dalları göğe uzanacak kadar büyükmüş.
Tam ağacın dibinde parlayan bir şey görmüş.
Eğilmiş, toprağı eşelemiş.
Eline küçük, garip bir anahtar geçmiş.
Anahtar altın gibi sarıymış ama altından daha sıcak görünüyormuş. Üstünde minicik desenler, sap kısmında da ince bir kuş figürü varmış. Keloğlan anahtarı güneşe tutmuş. O sırada anahtar hafifçe ısınmış ve içinden fısıltı gibi bir ses gelmiş:
— Doğru kapıyı bulan, doğru kalbi de bulur.
Keloğlan kaşlarını kaldırmış.
— Vay canına, kendi kendine konuşan anahtar bulduk demek. Şimdi bunun peşinden iş çıkar.
Anahtarı cebine koymuş. Odun toplamayı bırakıp köye dönmek yerine dağın yamacındaki eski yıkık konağa doğru yürümüş. Çünkü çocukluğundan beri köyde bir söylenti dolaşırmış: Dağın arkasında, kapıları görünmeyen, ama içinde büyük bir sır saklayan eski bir konak varmış.
Yolda onu köyün en zengin adamı olan Bezirgân Hulusi görmüş. Hulusi Ağa’nın karnı tok, kesesi dolu, ama gözü doymayan cinsindenmiş.
— Hey Keloğlan, ne saklıyorsun cebinde?
Keloğlan sakince durmuş.
— Akıl saklıyorum ağa, almak istersen pahalı gelir.
Hulusi Ağa burun kıvırmış.
— Bana oyun yapma. Elin parladı az önce. Bir şey buldun sen.
Keloğlan gülmüş.
— Bulan bulur, gören görür, hak eden alır.
Bu söz Hulusi Ağa’nın daha da hırsını kabartmış. Adam içinden bu oğlanda bir iş var demiş ve gizlice peşine adamlarını takmış.
Keloğlan dağa çıkarken anahtarı cebinde bir sağa bir sola dönüyormuş sanki. Nihayet yıkık konağa varmış. Konağın duvarları çatlamış, pencereleri boş, kapısıysa kocamanmış ama üstünde kilit görünmüyormuş.
Keloğlan kapının önüne geçmiş.
— Eee anahtar efendi, kapı ortada ama kilit nerede?
Tam o anda kapının orta yerinde ince bir çizgi ışıldamış. Sonra o çizgi genişlemiş, gizli bir anahtar yuvası ortaya çıkmış. Keloğlan anahtarı yuvaya sokunca kapı gıcırdamadan açılmış.
İçerisi karanlık değilmiş. Tersine, tavandan sızan tuhaf bir ışık her yeri loş loş aydınlatıyormuş. Büyük salonun ortasında üç kapı duruyormuş. Birinin üstünde “Altın”, birinin üstünde “Güç”, ötekinin üstünde “Hakikat” yazıyormuş.
Keloğlan dudak bükmüş.
— İnsanları en çok düşüren şey de zaten bunların parıltısıdır.
Tam o sırada arkasından bir ses duyulmuş. Hulusi Ağa da adamlarıyla içeri dalmış.
— Demek sır burada! Hah! Çekil bakalım Keloğlan. Altın yazan kapı belli işte.
Keloğlan elini kaldırmış.
— Ağa, acele eden çabuk yorulur. Bir bak, düşün.
Ama Hulusi Ağa dinler mi? Koşa koşa “Altın” yazan kapıya gitmiş. Kapıyı itince içeriden altın dolu odalar görünmüş. Adamın gözleri parlamış.
— İşte servet! İşte saadet!
Daha ilk adımını atar atmaz altınlar bir anda sarı yapraklara dönüşmüş. Oda da dönmeye başlamış. Hulusi Ağa bağıra çağıra geri kaçmış. Saçına yapraklar dolmuş, cübbesi toza bulanmış.
Adamları korkudan geri çekilmiş.
Bu kez iri yapılı, çok böbürlenen yardımcısı öne çıkmış.
— Ben “Güç” kapısını açarım!
Kapıyı itmiş. İçeride devasa kılıçlar, tahtlar, taş aslanlar görünmüş. Yardımcı kendini padişah gibi hissetmiş. Ama içeriden yükselen uğultu birden fırtınaya dönmüş. Kılıçlar ağırlaşmış, taht çatlamış, taş aslanlar kükremeye başlamış. Adam dizlerinin üstüne çöküp sürünerek dışarı çıkmış.
Hulusi Ağa korkuyla Keloğlan’a dönmüş.
— Sen neden girmiyorsun?
Keloğlan omuz silkmiş.
— Çünkü üstünde yazana değil, neden yazdığına bakarım.
Sonra “Hakikat” yazan kapının önüne gitmiş. Elini kapıya koymuş. Kapı açılınca içeride ne altın varmış ne taht ne de mücevher. Sadece küçük bir oda, ortasında taş bir masa ve masanın üzerinde eski bir sandık varmış.
Hulusi Ağa kahkaha atmış.
— Hah! Bunca iş bunun için miydi? Boş oda!
Keloğlan sandığın yanına yaklaşmış. Sandığın üstünde şöyle yazıyormuş:
“Bu sandık, yalnız ihtiyacı kadarını bilen kişiye açılır.”
Keloğlan usulca sandığa dokunmuş.
— Bana saray gerekmez. Anama rahat bir yuva, köyüme temiz su, tarlalara bereket yeter.
Sandık çat diye açılmış.
İçinden altın değil; mavi parıltılı üç küçük taş, bir tomar buğday tohumu ve incecik bir bakır levha çıkmış. Levhada şöyle yazıyormuş:
“Akıl, aç gözlülüğün açamadığı kapıları açar.”
Hulusi Ağa bağırmış.
— Hepsi bu mu? Ben altın bekliyordum!
Keloğlan taşı eline alınca odanın duvarında bir görüntü belirmiş. Köyün kurak tarlaları yemyeşil olmuş, kurumuş çeşmesinden gürül gürül su akmış, insanlar gülmeye başlamış. Meğer taşlardan biri suyu çoğaltıyor, biri toprağı bereketlendiriyor, biri de hastalanan ağaçları iyileştiriyormuş.
Keloğlan’ın yüzü aydınlanmış.
— İşte gerçek hazine bu. Tek kişinin cebine değil, herkesin hayatına yarayan şey.
Hulusi Ağa hırsla sandığa saldırmış.
— Ver şunları bana!
Tam o anda sandık kapanmış, taşlar Keloğlan’ın avucuna yapışmış, Hulusi Ağa’nın ayaklarının altındaki zemin kayganlaşıp onu kapının önüne kadar sürüklemiş. Adam burnunun üstüne düşmüş.
Keloğlan gülmüş.
— Ağa, bu konak senin gözünü değil, niyetini ölçüyor.
Hulusi Ağa dişini sıkmış.
— Senin gibi yamalı bir oğlan bunları nasıl hak eder?
Keloğlan da en sevdiği sakin sesiyle cevap vermiş:
— Yamalı elbise insanı küçültmez. Yamalı niyet küçültür.
Bu söz salonda yankılanmış. O anda anahtar Keloğlan’ın cebinden çıkıp havada dönmüş. Üç kez ışıldamış ve tekrar eline konmuş. Kapının üstündeki yazılar da silinmiş. Konak sanki görevini tamamlamış gibi derin bir nefes almış.
Keloğlan taşı, tohumu ve levhayı alıp köye dönmüş. Önce kuruyan çeşmenin başına gidip mavi taşı suya değdirmiş. Bir anda su şırıl şırıl akmaya başlamış. Köylüler sevinçten birbirine sarılmış.
Sonra tarlalara buğday tohumlarını ekmişler. O yıl öyle bereketli bir hasat olmuş ki kimsenin ambarı boş kalmamış.
Üçüncü taşı da kuruyan meyve ağaçlarının dibine koymuşlar. Ağaçlar kısa sürede canlanmış, dalları meyveyle dolmuş.
Köylüler Keloğlan’ı omuzlarına almak istemiş.
— Sen bizi kurtardın!
Keloğlan gülerek geri çekilmiş.
— Yok öyle kolay kahramanlık. Ben sadece kapının ne dediğine değil, ne sakladığına baktım.
Annesi akşam sofrada ona sıcak çorba uzatırken gözleri dolmuş.
— Oğul, senin aklın altından değerliymiş.
Keloğlan kaşığını daldırıp gülmüş.
— Ana, altın cebe girer, akıl her yere.
Hulusi Ağa mı? O da olanlardan sonra biraz susmayı öğrenmiş. Her şeyi parayla çözemeyeceğini, bazı kapıları ancak temiz niyetle açabileceğini anlamış. Tam düzelmiş mi? Orası bilinmez. Ama Keloğlan’ın yanında eskisi kadar böbürlenemez olmuş.
Sihirli anahtar ise bir sabah Keloğlan’ın yastığının yanında duruyormuş. Üstündeki kuş figürü biraz daha parlıyormuş. Altında da küçücük bir not varmış:
“Yeni kapılar, doğru soruları soranlara görünür.”
Keloğlan notu okuyup anahtarı cebine koymuş.
— Demek işimiz bitmedi, he?
Sonra kapıdan çıkarken annesine seslenmiş:
— Ana, ben biraz köyün dışına bakayım. Belki yine bir kapı, belki yine bir bilmece beni bekliyordur.
Annesi arkasından gülmüş.
— Sen git oğul. Senin nasibin gerçekten yolun kenarında saklı.
Keloğlan da güneşli patikaya doğru yürümüş. Cebinde sihirli anahtar, aklında yeni sorular, yüzünde kocaman bir gülümseme varmış.
Gökten üç elma düşmüş.
Biri aklını yerinde kullananlara,
biri paylaşmayı bilenlere,
biri de Keloğlan masallarını sevip dinleyen küçük yüreklere.
