Bir varmış, bir yokmuş…
Dağların gölgesinde, sabahları kuş sesleriyle uyanan bir Anadolu köyünde, iyi kalpli bir delikanlı yaşarmış: Keloğlan.
Saçı yokmuş ama kalbi doluymuş sevgiyle. Her sabah erkenden kalkar, tavuklara yem verir, ninesine yardım eder, köyün en neşeli gülüşünü dağıtırmış.
Keloğlan’ın en sevdiği şey, ninesinin pişirdiği mis kokulu tarhana çorbasıymış.
Bir gün ninesi uzak köye gitmesi gerekmiş.
Keloğlan üzülmüş:
“Ah nenem, bana şu tarhanayı öğretmeden gidiyorsun!”
Ninesi gülümsemiş:
“Evladım, tarhananın sırrı sabırda, emekte ve sevgidedir. Çalış, çabala, vazgeçme; o zaman öğrenirsin.”
Keloğlan ilk başta anlamamış ama söz vermiş.
Ertesi gün erkenden kalkmış, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek işine başlamış.
Tavuklara yem vermiş, odun taşımış, sobayı yakmış. Sonra mutfağa geçmiş, nenesinin bıraktığı tarhana torbasını açmış.
Bir avuç tarhanayı suyla karıştırmış, tencereye dökmüş ama tuzunu fazla kaçırmış.
Tadına bakınca yüzünü buruşturmuş:
“Bu çorba değil, tuzlu bulamaç olmuş!”
Ama pes etmemiş.
Her seferinde biraz daha dikkat etmiş, biraz daha sabırlı olmuş.
Bir yandan da ninesinin sözlerini duyar gibi hissediyormuş:
“Sabırsız olan, lezzeti bulamaz evladım.”
Bir akşam odun toplarken elleri üşümüş, kibrit aramış.
Kutuyu bulmuş ama ilk kibrit sönmüş, ikinci kırılmış.
Sonunda derin bir nefes almış:
“Demek ki sabır her şeyin anahtarıymış.”
Dördüncü kibriti dikkatle yakmış, alevi odunların arasına bırakmış.
Ateş yanarken Keloğlan’ın içi de ısınmış.
Sonra yeniden tarhana çorbasını pişirmiş.
Bu defa ölçüyü doğru tutturmuş, kokusu tüm evi sarmış.
Tam o sırada kapı çalmış. Ninesi dönmüş!
Bir kaşık alıp çorbayı tatmış ve gülümsemiş:
“İşte şimdi oldu, benim torunum! Tarhananın sırrını bulmuşsun.”
Keloğlan sevinçle sormuş:
“Neymiş o sır nenem?”
“Sabır, emek ve sevgi… İşte çorbanın, hatta hayatın sırrı da bu.”
Ve o günden sonra köyde herkes, Keloğlan’ın Tarhana Çorbasının hikâyesini anlatır olmuş.
Gerçek lezzetin sadece unla değil, kalpten gelen sevgiyle piştiğini herkes bilmiş.
