Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların ardında, kuşların sabah ezgisiyle uyandığı küçük ve güzel bir köy varmış. Bu köyde anasıyla birlikte yaşayan akıllı mı akıllı, yüreği temiz mi temiz bir Keloğlan varmış.
Keloğlan’ın başında saç yokmuş ama aklında kimsenin kolay kolay bulamayacağı fikirler varmış. Köyde biri zor durumda kalsa, “Bir de Keloğlan’a soralım,” dermiş. Çünkü Keloğlan bazen en karmaşık işi bile sade bir sözle çözermiş.
Bir sabah Keloğlan, anasının her zamanki gibi erkenden kalkmadığını fark etmiş. Ocağın başı sessizmiş, tandır yanmıyormuş, evin içi alıştığı sıcak ekmek kokusundan uzakmış.
Keloğlan telaşla anasının yanına gitmiş.
“Ana, yüzün solmuş. Sesin de yorgun geliyor. İyi misin?”
Anası zorla gülümsemiş.
“Biraz halsizim oğlum. Geçer inşallah.”
Ama Keloğlan anasının sesinden işin ciddi olduğunu anlamış. Hemen köyün yaşlı şifacısını çağırmış. Şifacı kadın anasının nabzını dinlemiş, alnına bakmış, sonra ağır ağır konuşmuş.
“Keloğlan, ananın iyileşmesi için sıradan ot yetmez. Kaf Dağı’nın serin eteklerinde yetişen şifalı nane otu gerekir. O ot sabah çiyiyle toplanırsa derde derman olur.”
Keloğlan hiç beklemeden ayağa kalkmış.
“Ben giderim. Dağ uzaksa yürürüm, yol zorsa düşünürüm, korku çıkarsa da kalbimi dinlerim.”
Şifacı kadın başını sallamış.
“Yol çok uzun oğul. Yürüyerek yetişmen zor. Sana güçlü bir binek lazım.”
Keloğlan anasının elini tutmuş.
“Sen merak etme ana. Ben o otu bulmadan dönmem.”
Anası yorgun gözlerle ona bakmış.
“Oğlum, sadece hızlı olman yetmez. Yolda kime el uzatacağını, kime güveneceğini de iyi bil.”
Keloğlan çıkınını hazırlamış. İçine azık olarak yufka, peynir, ceviz ve birkaç kuru üzüm koymuş. Sonra köyün en büyük at çiftliğine doğru yola çıkmış.
Çiftlik gerçekten çok büyükmüş. İçeride bembeyaz atlar, kahverengi atlar, benekli atlar, uzun yeleli gösterişli atlar varmış. Kimisi koşuyor, kimisi kişniyor, kimisi de gururla başını kaldırıp kendini gösteriyormuş.
Çiftlik sahibi Keloğlan’ı görünce yanına gelmiş.
“Hoş geldin Keloğlan. Sana hızlı bir at mı lazım, güçlü bir at mı?”
Keloğlan etrafa bakmış.
“Bana yolda yalnız bırakmayacak bir dost lazım.”
Çiftlik sahibi gülmüş.
“At dost olmaz mı sanıyorsun? Olur tabii. Şu beyaz at rüzgâr gibi koşar. Şu kahverengi olan yük taşır. Şu benekli de çok gösterişlidir.”
Keloğlan tam cevap verecekken gözleri çitin en uzak köşesine takılmış. Orada, diğerlerinden ayrı duran simsiyah bir at varmış. Tüyleri gece gibi parlak, yelesi dalgalı, gözleri derin ve sessizmiş.
Atın yanında kimse yokmuş. Diğer atlar ona yaklaşmıyor, o da başını eğmiş şekilde tek başına bekliyormuş.
Keloğlan yavaşça o tarafa yürümüş. Tam o sırada iki gösterişli atın kendi arasında konuştuğunu duymuş.
“Ona yaklaşma. Kapkara, bize hiç benzemiyor.”
“Hem çok sessiz. Oyun da oynamaz.”
Yağız At bu sözleri duymuş ama karşılık vermemiş. Sadece boynunu biraz daha bükmüş.
Keloğlan’ın içi sızlamış. Çünkü o da zamanında saçsız diye alay edilen günleri bilirmiş. İnsanların dış görünüşe bakıp kalbi görmemesinin nasıl acıttığını unutmamış.
Çiftlik sahibine dönmüş.
“Ben şu köşedeki siyah atı istiyorum.”
Çiftlik sahibi şaşırmış.
“Yağız At’ı mı? Emin misin Keloğlan? O kimseye kolay yanaşmaz. Çok içine kapanıktır.”
Keloğlan net bir sesle konuşmuş.
“Belki de içine kapanmamıştır. Belki herkes kapısını çalmadan hüküm vermiştir.”
Sonra Yağız At’ın yanına gitmiş. Onu ürkütmemek için hızlı davranmamış. Elini uzatıp zorla dokunmamış. Sadece biraz mesafede durmuş.
“Selam Yağız At. Ben Keloğlan. Seni seçmeye değil, seni anlamaya geldim.”
Yağız At başını hafifçe kaldırmış. Gözlerinde hem merak hem de temkin varmış.
Keloğlan çıkınından birkaç kuru üzüm çıkarmış, avucunda tutmak yerine temiz bir taşın üstüne bırakmış.
“İstersen yersin. İstemezsen yemeyebilirsin. Dostluk zorla başlamaz.”
Yağız At önce koklamış, sonra yavaşça üzümleri yemiş. Ardından Keloğlan’a biraz yaklaşmış.
Keloğlan gülümsemiş.
“Gördün mü? İlk adımı sen attın. Bu çok kıymetli.”
Yağız At burnunu Keloğlan’ın omzuna hafifçe dokundurmuş. O dokunuşla aralarında sessiz bir anlaşma kurulmuş.
Çiftlik sahibi hâlâ şaşkınmış.
“Demek seni seçti.”
Keloğlan Yağız At’ın yelesini usulca okşamış.
“Hayır. Biz birbirimizi anladık.”
Keloğlan Yağız At’ın sırtına binmiş ve Kaf Dağı yoluna çıkmışlar. Yağız At önce ağır adımlarla yürümüş. Sanki Keloğlan’ın ona gerçekten güvenip güvenmediğini anlamak istiyormuş.
Bir süre sonra yol dikleşmiş. Taşlar çoğalmış, patika daralmış. Yağız At güçlü bacaklarıyla yokuşu hiç zorlanmadan tırmanmış.
Keloğlan hayranlıkla konuşmuş.
“Sen sadece güzel değilsin dostum. Sen sabırlı, güçlü ve dikkatli bir atsın. Bunu fark etmeyenler çok şey kaçırmış.”
Yağız At’ın kulakları dikilmiş. Sanki bu sözler kalbine iyi gelmiş.
Biraz ileride kocaman bir nehir karşılarına çıkmış. Su hızlı akıyor, taşlara çarpa çarpa köpürüyormuş. Keloğlan etrafına bakmış, geçecek köprü görememiş.
“Bu nehir bizi durdurmak istiyor gibi görünüyor ama her suyun bir sığ yeri vardır.”
Yağız At başını eğip suyu koklamış, sonra kıyı boyunca yürümüş. Bir yerde taşların dizili olduğunu fark etmiş. Keloğlan hemen anlamış.
“Aferin dostum. Sen yolu gözünle değil, sezginle buluyorsun.”
Yağız At taşların üzerinden dikkatle geçmiş. Keloğlan da ona güvenmiş. Nehir arkalarında kalmış.
Yolculuk boyunca Keloğlan Yağız At’la konuşmuş. Ona sadece emir vermemiş, fikrini sorar gibi davranmış.
“Sence bu patika mı daha güvenli, yoksa şu çamların arasındaki yol mu?”
Yağız At bazen sağa yönelmiş, bazen durmuş, bazen de burnuyla toprağı işaret etmiş. Keloğlan da onun işaretlerini önemsemiş.
Gün batmaya yaklaşırken Kaf Dağı’nın eteklerine varmışlar. Dağın havası serin, toprağı mis kokuluymuş. Şifacının tarif ettiği gibi, taşların arasında küçük mor çiçeklerin yanında parlak yeşil yapraklı nane otları varmış.
Keloğlan hemen diz çökmüş.
“İşte bu! Şifalı nane otu burada.”
Otları dikkatle toplamış. Köklerini koparmamış, sadece gereken kadar almış.
“Doğa bize yardım ettiyse biz de ona saygılı davranmalıyız.”
Yağız At sessizce yanında durmuş. Keloğlan otları çıkınına yerleştirmiş.
“Görev tamam dostum. Şimdi anama yetişmeliyiz.”
Dönüş yolunda farklı bir vadiden geçmişler. Bu vadi daha geniş, daha yeşil ve daha aydınlıkmış. Uzakta kocaman bir çiftlik görünüyormuş. Çiftliğin kapısında siyah taşlarla yazılmış bir ad varmış: Kara İnciler Çiftliği.
Keloğlan kapıya yaklaşınca gördüklerine inanamamış. İçeride tıpkı Yağız At gibi simsiyah, parlak tüylü, güçlü ve zarif atlar koşturuyormuş. Kimisi yelesini savuruyor, kimisi dere kenarında su içiyor, kimisi yavru atlarla oynuyormuş.
Yağız At birden durmuş. Gözleri parlamış. Kulakları sevinçle dikilmiş. İlk kez bu kadar canlı görünüyormuş.
Çiftlikteki siyah atlar da onu görmüş. Birkaçı koşarak çitin yanına gelmiş. Dostça kişnemişler.
Yağız At heyecanla cevap vermiş. Sesi artık üzgün değilmiş. İçinde yıllardır sakladığı neşe birden ortaya çıkmış.
Keloğlan her şeyi anlamış. Yağız At’ın sadece yol arkadaşı olmadığını, aynı zamanda ait olduğu yeri arayan bir can olduğunu fark etmiş.
O sırada çiftliğin yaşlı sahibi yanlarına gelmiş.
“Bu güzel yağız at nereden geliyor?”
Keloğlan anlatmış. Eski çiftlikte dışlandığını, kimsenin ona benzemediği için yalnız bırakıldığını söylemiş.
Yaşlı adam üzülerek başını sallamış.
“Burada hiçbir at rengine göre değer görmez. Siyah olan da değerlidir, beyaz olan da, benekli olan da. Ama bu çiftlik özellikle yağız atların özgürce koştuğu yerdir.”
Yağız At çitin içindeki atlara bakmış. Sonra Keloğlan’a dönmüş. O bakışta hem sevgi hem de soru varmış.
Keloğlan’ın boğazı düğümlenmiş ama gülümsemeyi başarmış.
“Dostum, sen bana en zor yolumda yardım ettin. Anneme şifa götürmemi sağladın. Ama şimdi ben de senin için doğru olanı yapmalıyım.”
Yağız At başını Keloğlan’ın göğsüne yaslamış.
Keloğlan onun yelesini okşamış.
“Eski çiftliğe dönüp yine yalnız kalmanı istemem. Senin kalbin burada koşmak istiyor. Gerçek yuvan burasıysa, ben seni yanımda tutamam.”
Keloğlan eyerin bağlarını çözmüş. Üzerindeki yükü indirmiş. Yağız At’ın boynuna son kez sarılmış.
“Sen benim malım değilsin. Sen benim dostumsun. Dost dediğin de bazen yanında tutmakla değil, özgür bırakmakla sevilir.”
Yağız At, teşekkür eder gibi burnunu Keloğlan’ın yüzüne sürmüş. Sonra çitin açık kapısından içeri girmiş. Kara İnciler Çiftliği’ndeki atlar onun etrafını sevgiyle sarmış.
Yağız At bir süre koşturmuş, sonra dönüp Keloğlan’a bakmış. Kişnemiş. Bu kişneme vedadan çok teşekkür gibimiş.
Keloğlan gözleri dolu dolu el sallamış.
“Koş dostum. Bu kez kimse seni farklısın diye üzmeyecek.”
Keloğlan, şifalı nane otlarını alıp yaya olarak köyüne doğru yürümüş. Yol uzunmuş ama kalbi hafifmiş. Çünkü doğru olan bazen kolay değilmiş; yine de insanın içini aydınlatırmış.
Köye vardığında hemen şifacının yanına gitmiş. Şifacı kadın nane otlarını kaynatmış, anasına içirmiş. Bir süre sonra anasının yüzüne renk gelmiş, sesi güçlenmiş.
Anası Keloğlan’ın elini tutmuş.
“Oğlum, gözlerin yorgun ama kalbin huzurlu görünüyor. Yolda ne oldu?”
Keloğlan olanları anlatmış. Yağız At’ı, nehirleri, Kaf Dağı’nı, Kara İnciler Çiftliği’ni ve dostunu özgür bırakışını tek tek söylemiş.
Anası sessizce dinlemiş. Sonra gülümsemiş.
“Sen bugün sadece bana şifa getirmedin oğlum. Bir cana da kendi yerini bulma sevinci verdin.”
Keloğlan başını eğmiş.
“Onu çok sevdim ana. Ama sevgi bazen ‘benimle kal’ demek değilmiş. Bazen ‘mutlu olacağın yere git’ diyebilmekmiş.”
O günden sonra Keloğlan köyde çocuklara hep Yağız At’ı anlatmış. Ama onu sadece güçlü bir at diye değil, dışlandığı hâlde kalbi kırılmamış, doğru dostu bulunca yeniden parlamış bir dost diye anlatmış.
Çocuklardan biri bir gün sormuş.
“Keloğlan abi, birini farklı diye oyuna almamak kötü mü?”
Keloğlan diz çöküp çocuğun göz hizasına gelmiş.
“Kötüden de öte, haksızlık. Çünkü insanın ya da bir canlının değeri rengine, saçına, sesine, şekline göre ölçülmez. Kalbine, davranışına, dostluğuna bakılır.”
Başka bir çocuk sormuş.
“Peki Yağız At seni özlemiş midir?”
Keloğlan gülümsemiş.
“Ben onu özlüyorum. O da belki beni hatırlıyordur. Ama önemli olan şu: O artık yalnız değil.”
Aradan zaman geçmiş. Bir ilkbahar sabahı köyün tepelerinde güçlü bir kişneme duyulmuş. Keloğlan dışarı çıkmış. Uzakta, dağ yolunun başında Yağız At duruyormuş. Yanında iki siyah at daha varmış.
Yağız At yaklaşmamış, sadece uzaktan başını kaldırmış. Keloğlan da elini kalbine koyup selam vermiş.
“Mutlu olduğunu görmek yetti dostum.”
Yağız At bir kez daha kişnemiş, sonra özgürce dönüp arkadaşlarının yanına koşmuş.
Keloğlan o gün anlamış ki gerçek dostluk, her gün yan yana durmak zorunda değildir. Gerçek dostluk, birinin iyi olduğunu bilince kalbinin rahatlamasıdır.
Bu masal da köyde dilden dile yayılmış. Keloğlan ile Yağız At masalı, çocuklara farklılıkların utanılacak değil, sevilecek bir güzellik olduğunu anlatmış. Yağız At’ın siyah tüyleri artık kimseye karanlık görünmemiş; herkes onun gece gibi parlak, yıldız gibi özel olduğunu öğrenmiş.
Gökten üç elma düşmüş. Biri farklılıkları sevgiyle kucaklayan Keloğlan’a, biri kendi yuvasını bulan Yağız At’a, biri de hiçbir canlıyı dış görünüşüyle yargılamayan güzel kalpli çocuklara.
