Kuromi, o sabah aynaya baktığında her zamanki havalı yüzünü yaptı. Siyah uçlu başlığını düzeltti, mor kurdelesini bağladı ve küçük defterini çantasına koydu.
Bugün sıradan bir gün olmayacaktı. Çünkü Pofuduk Tepe’nin üstünde, yıllardır hiç susmayan rüzgâr çanı artık ses çıkarmıyordu.
O çan sustuğunda kasabadaki çocuklar tuhaf bir şey hissederdi. Oyunlar yarım kalır, oyuncaklar eski neşesini kaybeder, uyku vakti gelince herkes biraz daha huzursuz olurdu.
Kuromi pencereyi açtı. Dışarıdan serin bir rüzgâr girdi ama rüzgârın içinde melodi yoktu.
— Hıh, dedi Kuromi. — Demek bugün herkesin keyfi bana kaldı.
Tam o sırada kapısının önünde minicik bir tıkırtı duyuldu.
— Tak tak tak!
Kuromi kapıyı açınca karşısında yuvarlak gözlü, pembe yanaklı küçük bir kirpi gördü. Kirpinin sırtındaki dikenlerin arasında renkli yapraklar takılıydı.
— Ben Tırtık, dedi kirpi. — Pofuduk Tepe’deki rüzgâr çanı sustu. Herkes seni çağırıyor.
Kuromi kollarını kavuşturdu.
— Herkes beni çağırıyorsa durum bayağı ciddi demektir.
Tırtık başını salladı.
— Ciddi. Hatta minik tavşanlar zıplamayı bile bıraktı.
Kuromi gözlerini büyüttü.
— Tavşanlar zıplamayı bıraktıysa bu artık acil durumdur.
Kuromi çantasına mor ip, küçük bir zil, yıldız desenli mendil ve bir avuç tarçınlı kurabiye koydu. Sonra Tırtık’la birlikte Pofuduk Tepe’ye doğru yola çıktı.
Yol boyunca kasaba gerçekten sessizdi. Salıncaklar yavaş sallanıyor, yapraklar yere düşerken bile ses çıkarmıyordu. Çocuklar pencerelerden dışarı bakıyor ama eskisi gibi neşeyle gülmüyordu.
Kuromi bu sessizliği hiç sevmedi.
— Sessizlik bazen güzel olur, dedi. — Ama bu sessizlik biraz somurtkan.
Tırtık fısıldadı.
— Bence çanın kalbi kırılmış olabilir.
Kuromi durdu.
— Çanın kalbi mi olur?
— Belki de olur, dedi Tırtık. — Her gün herkesi neşelendiren bir şeyin de yorulmaya hakkı vardır.
Kuromi bunu duyunca ilk kez cevap vermedi. Çünkü söz ona biraz mantıklı gelmişti.
Pofuduk Tepe’ye vardıklarında rüzgâr çanı eski ağacın dalında asılıydı. Gümüş renkli boruları vardı ama hiçbiri kıpırdamıyordu. Yanında da minik bir bulut oturuyordu.
Bulutun adı Maviş’ti. Normalde bembeyaz olurdu ama bugün griye dönmüştü.
— Sen mi çanı susturdun? diye sordu Kuromi.
Maviş başını eğdi.
— Bilerek yapmadım. Sadece üstüne oturdum.
Kuromi kaşlarını kaldırdı.
— Bir çanın üstüne neden oturursun?
Maviş’in gözleri doldu.
— Çünkü herkes çanın sesini seviyor. Kimse benim yağmur damlalarımla çizdiğim şekilleri fark etmiyor. Ben de bir gün herkes beni dinlesin istedim.
Tırtık yavaşça yaklaştı.
— Ama çan susunca kimse mutlu olmadı.
Maviş burnunu çekti.
— Biliyorum. Ben sadece görünmek istedim.
Kuromi çantasını yere koydu. Önce çana baktı, sonra Maviş’e. Sert konuşmak istiyordu ama içinden daha yumuşak bir ses çıktı.
— Bak Maviş, birinin sevilmesi senin değersiz olduğun anlamına gelmez.
Maviş şaşkın şaşkın Kuromi’ye baktı.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten, dedi Kuromi. — Ama dikkat çekmek için başka birinin sesini kapatırsan, insanlar senin güzelliğini değil, sadece sessizliği fark eder.
Maviş biraz küçüldü. Gri rengi açılmaya başladı.
— Peki ben ne yapacağım?
Kuromi mor ipi çıkardı. Küçük zili ipin ucuna bağladı. Sonra Maviş’in altına astı.
— Sen çanı susturmayacaksın. Çana eşlik edeceksin.
Maviş anlamadı.
— Nasıl yani?
Kuromi ağacın dalına çıktı, rüzgâr çanının düğümünü çözdü ve boruların arasındaki sıkışmış yaprakları temizledi.
— Çan rüzgârla şarkı söyler. Sen de damlalarınla ritim tutarsın. Böylece herkes ikinizi birlikte duyar.
Tırtık heyecanlandı.
— Bu harika olur! Çan şarkı söyler, bulut dans eder!
Kuromi gülümsedi ama hemen yüzünü toparladı.
— Fazla abartma. Ben sadece dahice bir fikir verdim.
O sırada hafif bir rüzgâr esti. Rüzgâr çanı önce küçük bir ses çıkardı.
— Din...
Sonra ikinci boru titreşti.
— Dilin...
Ardından üçüncü boru katıldı.
— Din dilin din...
Maviş çok dikkatli bir şekilde iki minik damla bıraktı. Damlalar Kuromi’nin bağladığı küçük zile değdi.
— Şıp... şıp... çın...
Bir anda Pofuduk Tepe’nin üstünde yepyeni bir melodi başladı. Ne sadece çanın sesi vardı ne de sadece yağmurun. İkisi birlikte çok daha güzel olmuştu.
Kasabadaki çocuklar pencereleri açtı. Tavşanlar yeniden zıplamaya başladı. Salıncaklar neşeyle gıcırdadı. Yapraklar rüzgârla dans etti.
Tırtık sevinçle döndü.
— Kuromi, başardın!
Kuromi başını yana çevirdi.
— Tabii ki başardım. Zor değildi.
Ama içinden çok mutluydu. Çünkü bu kez sadece bir sorunu çözmemişti. Birinin kendini görünmez hissetmesini de anlamıştı.
Maviş yavaşça Kuromi’nin yanına süzüldü.
— Ben artık çanı susturmayacağım, dedi. — Kendi sesimi bulacağım.
Kuromi ona yıldız desenli mendili uzattı.
— İyi fikir. Ama unutma, kendi sesini bulmak için başkasının sesini kısmana gerek yok.
Maviş bembeyaz oldu. Sonra gökyüzüne yükseldi ve güneşin önünden geçerken küçük bir gökkuşağı bıraktı.
O gün Pofuduk Tepe’deki rüzgâr çanı eskisinden daha güzel çaldı. Çünkü artık yanında Maviş’in damla ritmi vardı.
Akşam olduğunda çocuklar yataklarına girdi. Çanın melodisi uzaktan tatlı tatlı duyuluyordu.
Kuromi odasına döndü, defterini açtı ve günün notunu yazdı.
“Bugün öğrendim: Parlamak için başkasının ışığını söndürmek gerekmez. Herkes kendi sesiyle güzel olabilir.”
Sonra kalemini kapattı, pencereden dışarı baktı ve usulca gülümsedi.
— Fena değildi, dedi. — Hatta bayağı havalıydı.
Ve o gece Kuromi, rüzgâr çanı ile bulut damlalarının birlikte söylediği şarkıyı dinleyerek huzurla uykuya daldı.
