Bir zamanlar, sabah çiğiyle parlayan geniş bir ormanda kıpır kıpır bir tilki yaşarmış. Her sabah uyanır uyanmaz ormanda dolaşır, yeni maceralar ararmış. Fakat o gün, karnı o kadar çok guruldamış ki, tek düşündüğü şey güzel bir yemek bulmak olmuş.
Tilki saatlerce yürümüş. Dereleri geçmiş, tepeleri aşmış, ama ne meyve bulmuş ne de bir av. Tam umudunu kaybederken burnuna tatlı bir koku gelmiş. Başını kaldırmış, biraz ileride bir çiftlik görmüş. Çiftliğin bahçesinde, asmanın dallarından sarkan mor üzümler güneşte parlıyormuş.
“İşte bu!” demiş heyecanla. “Hayatımda gördüğüm en güzel üzümler bunlar!”
Kuyruğunu sallamış, dizlerini büküp tüm gücüyle zıplamış. Neredeyse ulaşacakmış ama az farkla ıskalamış. “Biraz daha!” diye söylenmiş ve tekrar denemiş. Zıplamış, tırmanmaya çalışmış, hatta taşları üst üste dizmiş ama yine başaramamış. Üzümler, sanki onunla alay eder gibi rüzgârda salınıyormuş.
Yorgunluktan dili dışarı sarkmış. Güneş alnında parlıyor, ter boncukları toprağa düşüyormuş. Artık takati kalmamış. Tilki derin bir nefes almış ve gözlerini o parlak salkımlardan ayıramadan mırıldanmış:
“Bu üzümler zaten ekşidir.”
Sonra sırtını dönüp ağır adımlarla ormanın içine doğru yürümüş. Fakat içinden bir ses fısıldamış: “Belki de tatlıydılar… sadece biraz daha sabretmen gerekirdi.”
Orman sessizmiş ama yapraklar, rüzgârla hafifçe hışırdayarak sanki şöyle demiş: “Gerçek tat, çabanın sonunda gelir.”
Masalın Öğüdü: Ulaşamadığımız şeyleri küçümsemek kolaydır. Oysa her güzel şey, biraz sabırla ve azimle tatlanır. Çünkü hiçbir başarı, denemeden kazanılmaz.
